NeMa PrObLeMa/her kabul kutsanmış yalandır

28/2/2007 - SARAH BRIGHTMAN /HAREM

Kategori: muzik

Harem
>  Sarah Brightman

the night / Ah-ah, we lay our hearts wide open / Ah-ah, we live mysterious days" ("Yeniden ışılda Arap ayı / Ve yol gösteren ışık ol / Yaşam kum tepeleri gibi değişiyor / Gecede aylak aylak dolaşan... / Kalplerimizi sonuna kadar açtık / Gizemli günleri yaşıyoruz...")

Melankolik etkiler taşıyan "Misere Mei"nin ardından "Beautiful" ("Güzel") isimli parça kulaklarımıza geliyor. Albüm, basit bir yapıya sahip olan ve "Harem" albümünün benliğine tümüyle uyum sağlayan bu parçadan sonra "Arabian Nights" ("Arap Geceleri") ile yeniden canlanıyor. Sesini bir enstrüman gibi kullanan Brightman, büyüleyici tonlarıyla dinleyiciyi kendinden geçiriyor. "Stranger In Paradise" ("Cennetteki Yabancı"), herhangi bir yeni öğe içermiyor. Dev besteci Alexander Borodin’in ünlü eserinin uyarlamasıolan parça, Sarah Brightman yorumuyla da oldukça etkili görünüyor.

Albümün sonlarına doğru "Until The End of Time" ("Zamanın Sonuna Kadar") isimli parça kulağımıza geliyor. Mükemmel melodilere ve dokunaklı geçişlere sanatçının yumuşak sesi de eklenince bir yandan gözleriniz kapalı şarkıyı dinlerken diğer yandan başınızın okşandığını hissedeceksiniz. Dinleyicilerin müzik zevklerine göre değişecek de olsa, "Until The End of Time"ın, "Harem"in en etkileyici şarkılarından biri olduğu söylenebilir.

Ve bu görkemli müzik şöleninin sonu... "Sarahbande", albümün son parçası. Brightman’ın sesi, finale yakışır bir etkiyle bulutlara ulaşıyor. Müzikseverlerin melodisini hemen hatırlayacakları şarkı, Brightman’ın "Harem" macerasının müthiş finali olarak nitelendirilebilir.
Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

30/10/2006 - İşte yeni Amerika Haritası

Kategori: onemli

George Bush ve Ehud Olmert, kafa kafaya verip, "Dünya Barışı ve Özgür Halklar" için yeni Amerika haritası çizdiler.

Bu çok özel haritayı dünya medyasını atlatarak yalnızca Karakutu.com ele geçirdi...

İşte yeni Amerika ve özgürleştirmek için kucak açtığı yeni eyaletleri....

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

30/10/2006 - Ufuk Coşkun: JEAN PAUL SARTRE VE ORHAN PAMUK

Kategori: onemli

1964 yılında kendisine verilen ödülü tereddütsüz reddetmişti Sartre. Tarihte çok az yazara ve düşünce adamına nasip olabilecek yüksek bir erdemliliğe sahipti kuşkusuz. Gerekçesi bu erdemliğine yakışır bir vaziyette idi. Fransa’nın sadece Cezayirliyim demelerinden ötürü milyonlarca Cezayirliyi kıyımdan geçirmesiydi gerçek neden.

Cezayirlilerin Fransa’ya karşı yürüttükleri bağımsızlık savaşına bir Fransız olarak yürekten destek veriyordu.”Ben insanlık adına eserlerimi oluştururken ve bu uğurda mücadelemi verirken inanın çok büyük ödüller aldım.



Nobel’in şimdilik buna sağlayacağı bir katkısı olmayacaktır. Hem bunu evimde koyacak yer bile yok.” Derken asil bir duruş sergilemiş oluyordu ve tarihte erdemli bir insan olarak yerini çoktan almıştı bile..

İnsanlık adına yürütülen her mücadele kutsaldır. Savaşlarda çocukların öldürülmesine hayır diyebilmek, sınırları, kimlikleri, namusları, duyguları, inançları paramparça olmuş insanların yanında olmak ve onları kollarımızın arasına alarak biz kardeşiz diyebilmek gerçekten duyguların, sözlerin, bu uğurda kaleme alınan yazıların en asili ve en yücesidir. Orhan Pamuk Türkiye’nin Ermeni soykırımı yaptığını ve Kürtleri acımasızca öldürdüğünü iddia ederken ve bu anlamda Ülkesini Dünya kamuoyu önünde kınarken yanı başında öldürülen binlerce çocuğun, kadının, masum insanların sorumlularını dilinin ucuyla eleştirmesi erdemli bir insana yakışmayacak bir tavırdır.

Beklerdik ki bu Ülkenin bir ferdi olarak ABD ve İsrail’in Ortadoğu’daki katliamlarına bir tepki olarak bu ödülü reddetsin! Ve Ortadoğu halklarının yani ezilenlerin, çocuklarına kadar her şeyleri ellerinden alınanların yanında olsun ve onlar benim kardeşimdir diyebilsin. Ne yazık ki ne böylesi bir söz duyduk ağzından ne bu uğurd
a kaleme aldığı bir yazısını okuduk. Bir Türk’ün Nobel ödülü almasından kaynaklanan tarif edemeyeceğimiz bir yere oturtamayacağımız ilginç bir sevinç ve gurur yaşanmakta ülkemizde.

“Mutlu bir karamsar” olduğunu her fırsatta dillendiren Bertrand Russell 1950 yılında Nobel Edebiyat Ödülünü aldığında bir yığın erdemli tavırları, insanlık adına verdiği mücadeleleri de
beraberinde getirmişti. I. Dünya Savaşına karşı çıktığı için hapse atılmıştı. II. Dünya Savaşından sonra nükleer silahların yayılmasını engelleyen mücadelelerin içinde yer almıştı.
ABD’nin Vietnam’daki savaşına ilk karşı çıkanlardandı. ABD’nin Vietnam’daki suçlarını yargılayan uluslararası mahkemenin de başkanlığını yapmıştı. Burada mühim olan Nobel Ödülünü alan ya da reddeden yazarlar değildir. Mühim olan bir insanın yaşadığı çağla ilgili gösterdiği tutum ve tavırlardır. Şimdi bunlardan en yenisi Nobel ödüllü Orhan Pamuk’un
içinde yaşadığı yüzyılın en büyük sorununun Ermeni sorunu olduğu tartışmasız kabul edilebilir mi? Kesinlikle hayır! Sınırların ortadan kalktığı, Ülkelerin yerle bir edildiği, çocukların öldürüldüğü, halkların birlik ve beraberliklerinin baltalandığı ve bütün bunları hukuk tanımaz bir şekilde yapanların ABD ve İSRAİL olduğu gerçeği göz ardı edilebilir mi? Elbette bir düşünce adamının, bir roman yazarının bütün bu olumsuzlukları engelleyebileceği düşünülemez. Ama bunlarla ilgili göstereceği tutum, tavır, eylem, söz, mücadele vs. muhakkak olmalı değil midir?

Bugün Ortadoğu’da yaşayan insanların varlıkları, yaşadıkları, hesaba katılmaksızın bir kitap yazılabiliyorsa ya da bir söz söylenebiliyorsa özgür olmanın anlamı üzerine vicdanlar yedinden sorgulanmalıdır.

Ülkemizde yaşadığı yerle ilgili, bölge ülkelerdeki sorunlarla ilgili o kadar keskin yazılar yazan ve erdemli davranışlar sergileyen yazarlar var ki, bu durum memnuniyet vericidir. N e yazık ki bu tip yazarlara gerek Dünya’da gerekse ülkemizin seçkin! Medyasında değer verilmemektedir.

Medya cumhurbaşkanının daha hala Orhan Pamuk’a tebrik etmemesini içerlemektedir. Bir kez daha gördük ki istedikleri yazarı istedikleri yere getirebiliyorlar, istemediklerini ise silikleştirip kaybettiriyorlar.

Olsun biz yine Nihat Genç, İsmet özel, Yusuf Kaplan vb. yazarlarımızı okumaya devam edeceğiz.

UFUK COŞKUN
ÖĞRETMEN-SEN GENEL TEŞKİLATLANMA SEKRETERİ

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

30/10/2006 - Yüzüm Yağmur Gibi / Mehmet Şamil BAŞ

Kategori: okuyunuz

tenime sığınan çığlığın seyri
emiyor ayak izimi bugün
yüzümü renk vermiyor gölgeler
sanki güneşimi alıp kaçmış da
dolunayı gözlerimde boğmuşum

sen ellerimden koparılınca
hüznü yudumlar her tenha çocuk
pıhtılaşır da dokunaklı söz
direnişin sabahına tutulur sâlâ
seni sarsıntısından bilirim ayaklarımın

şimdi yalnız
iki sancı büyür göz uçlarımda
ateş(e) yağma olmuş
ölür ışığa çarpan kelebek

ne çok yüzü var fotoğrafların
bu rüya ne kadar yabancı bana

dolunay
uykulu yüzüne vurunca gece
yüzüm yağmur gibi
                  / ellerim asi
süsleniyor bütün dar ağaçlarım
minaremden güvercinler kaçıyor
her kapımda aşk

anlatılsaydın
                söyler miydim sana hiç
ihanetler kaçkını olduğumu

tezcanlı ürperişle geldin
camda kalmış ruhumun
                  sevinç lekesi
dur / ağlama şimdiden

göğsümü yarıp çıkacak
                  ağıt olacak
titrek dudağımda söz
susmayı dene bir

çehrene hayal tablomu astım
sendeleyen yağmuru
                          görmeliydin
yakamda yumuşak bir sürtünüştü aşk

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

26/10/2006 - Charles Bukowski: John Fante Hakkında

Kategori: okuyunuz

Aç, ayyaş ve yazar olmaya çalışan genç bir adamdım. Daha çok Los Angeles Halk Kütüphanesi'nde okurdum ve okuduklarım ne benimle, ne sokaklarla, ne de etrafımdaki insanlarla bağdaşıyordu.

Herkes sözcük oyunları peşindeydi sanki, süslü cümleler kurup hiçbir şey söylemeyen yazarlar mükemmel addediliyordu. Yazıları beceri, kurnazlık ve biçim karışımıydı ve öğretiliyor, özümseniyor ve okunuyorlardı. Herkesin işine gelen bir tertiple, çok düz ve kurnaz bir Dünya Kültürü ile karşı karşıyaydık.

Biraz kumar ve tutku bulabilmek için devrim öncesi Rus yazarlarına gitmek gerekiyordu. İstisnalar vardı, ama sayıları o kadar azdı ki bir süre sonra onlar da tükeniyor, kendini raflar dolusu can sıkıcı kitaba bularken buluyordun. Geçmiş yüzyılların edebiyatına ve bütün olanaklarına rağmen çağdaş yazarlar iyi değillerdi.



Raflardan çekip göz attıktan sonra yerine koyduğum kitapların sayısı bini geçer. Neden kimse bir şey söylemiyordu. Neden kimse haykırmıyordu?


Kütüphanenin başka odalarını da denedim. Din kitaplarının bulunduğu oda devasa bir bataklıktı-benim için. Felsefeye girdim. Beni bir süre için neşelendiren iki sert Alman buldum, sonra o da bitti. Matematik denedim ama yüksek matematik dinden farksızdı; üstümden kayıp gidiyordu. Aradığım mevcut değildi sanki. Jeoloji denedim; bir süre ilgimi çekti ama çok sürmedi. Cerrahi üstüne bir kaç kitap buldum, sevdim; sözcükler yeni, çizimler harikuladeydiler. Orta kolon ameliyatını özellikle sevmiş, ezberlemiştim.


Sonra cerrahiden de sıkılıp romancı ve öykücülerin bulunduğu büyük odaya döndüm. (Yeterince ucuz şarabım varsa kütüphaneye gitmezdim. Kütüphane içecek ve yiyecek bir şeyin olmadığı ve ev sahibesinin kira yüzünden peşinde olduğu zamanlarda gidilecek yerdi. Kütüphanede tuvalet ihtiyaçlarını görebiliyordun hiç olmazsa.) Kitapların üstünde kestiren berduşlar eksik olmazdı kütüphanede.


Büyük odada gezinmeye, raflardan aldığım kitaplardan bir kaç satır ya da bir kaç sayfa okumaya devam etti.


Derken bir gün bir kitap çektim, açtım ve kalakaldım. Bir kaç paragraf okudum. Sonra çöplükte altın bulmuş gibi kitabı masaya götürdüm. Cümleler sayfada yuvarlanıyorlardı, kayıyorlardı. Her cümlenin kendine özgü enerjisi vardı. Cümlelerin özü sayfaya bir biçim veriyordu; sayfaya oyulmuşlardı sanki. Duygusallıktan korkmayan birini bulmuştum sonunda. Mizah ve acı olağanüstü bir kolaylıkla içiçe geçmişti. O kitabın ilk sayfaları benim için çılgın bir mucizeydi.


Kütüphane kartım vardı. Kitabı alıp odama götürdüm, yatağıma uzandım, okumaya başladım ve çok geçmeden farklı bir üslup geliştirmiş biri ile karşı karşıya olduğumu biliyordum. Kitabın adı "Toza Sor" yazarı ise John Fante'ydi. Fante'nin yazarlığıma ömür boyu sürecek bir etkisi olacaktı. Toza Sor'u bitirdim ve kütüphaneye gidip diğer kitaplarını aradım. İki tane buldum; Dago Kırmızı ve Bahara Dek Bekle, Bandini. Aynı üslupla yazılmışlardı; kolayca ve yürekten.


Evet Fante beni çok etkiledi. O kitapları okuduktan kısa bir süre sonra bir kadınla yaşamaya başlamıştım. Benden daha ayyaştı ve korkunç kavgalar ederdik. Bazen ona, "Bana orospu çocuğu deme! Bandini'yim ben, Arturo Bandini!" diye bağırırdım.


Fante benim Tanrı'mdı ve Tanrı'ların rahatsız edilmeyeceğini, kapılarının çalınmayacağını biliyordum. Ama Angel's Flight'ın neresinde oturduğunu tahmin etmeye çalışır, hala orada yaşadığını düşlemeyi severdim. Hemen her gün oradan geçerdim. Camilla'nın tırmandığı pencere bu muydu? Lobi bu mu? Hiçbir zaman emin olamadım.


39 yıl sonra Toza Sor'u bir daha okudum. Fante'nin bütün kitapları bugün de tazeliğini koruyor. Ama benim favorim, Toza Sor, çünkü sihiri keşfettiğim ilk kitaptı. Dago Kırmızı ve Bahara Dek Bekle Bandini'den başka kitapları da var Fante'nin. Hayat Dolu ve Üzümün Kardeşliği. Şu anda Fante Bunker Hill Düşü adlı yeni bir roman yazıyor.


Fante'nin nihayet bu sene, çok farklı koşullarda tanıdım. Fante'nin öyküsü bu kadarla kalmıyor. Şanssızlık, bahtsızlık ve ender bulunan bir cesaretin öyküsüdür onunki. Bir gün anlatılacaktır, ama burada anlatmamı istemediğini hissediyorum. Ama şu kadarını söyleyeyim; sözü nasıl yazdıysa hayatı da öyle yaşadı; güçlü, iyi, yürekten.

Yeter şimdi kitap sizin.

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

SaBıR DiLiN KiRiNi AlIr

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
e-posta

Kategoriler

Arkadaşlarım

faruk ertekin
themilitan
thelosthighway
sirazelogos
deleserna
mehmedkadri
Blogcu Yardım
yaseminkarahuseyinoglu
amanett
falbayrak